Okuma Notları 7 – Muhammed Coşkun, Tefsirin İlk Çağları (İfav, 2019)

2–3 dakika

oku

Yazar bu kitabında ilk üç asırdaki tefsir faaliyetlerini inceliyor ve yaşanan dönüşümleri tespit etmeye çalışıyor.

İlk üç asrın genel karakteri filolojik tefsirlerdir. Zeyd b. Ali’yle (ö. 122) başlatılan bu tefsirler (Garibu’l-Kur’an, Meani’l-Kur’an, Mecazu’l-Kur’an vb.) üçüncü asra kadar devam etmiştir.

Üçüncü asrın ortalarına doğru filolojik rivayetler yavaşlar ve  Taberi ve İbn Ebi Hatim gibi külli tefsirler ortaya çıkmaya başlar. Hocaya göre bu dönüşümü sağlayan şey, yani “Taberi neden ve nasıl o devasa tefsirini yazdı?” sorusunun cevabı, bu büyük müfessirlerden önce yaşanan İslami ilimlerin tümündeki tartışmaların onlara Kur’an hakkında bu şekilde geniş konuşma imkanı sağlamasıdır. Nitekim onlara kadar İslami ilimlerin temel meseleleri vaz edilmiş ve ilkeler büyük ölçüde tespit edilmiştir. 

Sahabe neslinin tefsir faaliyetine değinen yazar, onların bütün din anlayışının “peygamber merkezli” olduğunu ifade eder. Dahası sahabenin Kur’an’ı “Allah’ın kitabı” olarak belleyip ona iman etmeleri de, temelde onların Hz. Peygamber’e duydukları güven, itimat ve imanın neticesi olarak ortaya çıkmakta idi. Yani sahabenin Kur’an’a imanı, Hz. Peygamber’e imanlarının bir parçasıydı. Sahabe sonrası nesil ise bir “hitap” ve “peygamber”le değil, bir “kitap”la muhatap olmuşlardır. 

Müfessirler “Hz. Peygamber Kur’an’ı beyan eder” derken, “Kur’an’da anlatıldığı halde sahabe neslinin anlayamadığı ya da yanlış anladığı şeyler vardır, bu yüzden Hz. Peygamber onu beyan etmiştir.” demek istememektedirler. 

Aksine onların söylediği şey, Kur’an’ın tek başına dini bilgi ve pratiği inşa eden bir metin olmadığı, onda bulunmayan pek çok hususun Hz. Peygamber tarafından sözlü ve uygulamalı olarak ortaya konulduğudur. 

İbn Abbas’ın şu sözü çok önemlidir: “Bizler Kur’an ayetlerinin nerede ve kim hakkında nazil olduğunu bildiğimiz için ihtilaf etmezdik. Şimdi ise insanlar bunu bilmedikleri için ayetlerden farklı anlamlar çıkarıp ihtilafa düşüyorlar.” 

Hocaya göre Hz. Peygamber’in ifadeleri tefsir değil, beyan babındandır. Usulcülerin kullandığı anlamda “beyan-ı takrir” genelde.  

Sahabe neslinin Kur’an’ı çok iyi anladığının en büyük delili, doğrudan Hz. Peygamber’den gelen tefsir rivayetlerini azlığıdır. Nüzul vasatını bildikleri için sahabenin böyle bir şeye ihtiyaç duymamış olması normaldir.

Bu noktada hoca Hz. Peygamber’den gelen 200 tefsir babından rivayetini analiz eder. 

200 riyavetin;
1. %43’ünün senedi zayıf (85 rivayet), %32’si sahih, %25’i hakkında ise bilgi yoktur.
2. Toplam rivayet sayısının %34’ünün (67 tane) tefsir işlevi hiç yoktur. %46’sının (93 tane) ise tefsir işlevi azdır. Tefsir işlev gücü yüksek olanlar ise %20’dir (40 tane). 

3. Rivayetlerin %61’inde (122 tanesinde) ihtilaf vardır. Hocaya göre sahabenin bu rivayetler noktasında ihtilaf etmeleri, onları “Peygamberin tefsiri” olarak görmemeleri nedeniyledir. Zira dinin kaynağı olarak gördükleri rivayetler noktasında ihtilaf ettikleri düşünülemez. 

4. Hz. Peygamber’e isnadında hadis bilginleri tarafından sorun tespit edilmeyen hem de Kur’an ayetlerini izah edici işleve sahip bilgiler ya da açıklamalar ihtiva eden rivayetlerin toplam sayısı 23’tür. 

Hocanın analizinin özeti şudur: 200 rivayet içinden hem senet açısından bariz herhangi bir problem içermeyen hem muhteva açısından tefsir işlevine sahip olan hem de sonraki nesilde tefsir edebiyatında yorumları domine edebilme gücü göstermiş bulunan rivayetler sadece 10 tanedir. 

Tüm bunlar, tefsir rivayetlerini kıymetini düşürmez. Aksine sahabenin Kur’an’la varoluşsal ve imani boyuttaki bağlantılarını açık ve net ortaya koyar. Tefsir faaliyetinin daha çok, Kelamullah’la metin boyutunda muhatap olan sahabe sonrası nesil için geçerli olduğunu ortaya koyar. Vesselam.