Okuma Notları 5 – Remzi Avcı, Alman Oryantalizmi (Ketebe, 2022)

2–3 dakika

oku

Nicedir, “Neden Türkçe’de Alman oryantalizmi üzerine müstakil bir çalışma yok” diye hayıflanırdım. Remzi Avcı bu boşluğu büyük oranda doldurmuş. Yayın dünyasına göz dolduran bir giriş yapan Ketebe her geçen gün yüzümüzü ağartmaya devam ediyor.

Yazarın amacı, Edward Said’in eksik bıraktığı Alman Oryantalizmi-Emperyalizm/Sömürge faaliyetleri ilişkisini ortaya koymak. Nitekim Alman oryantalizmi üzerine yapılan Batılı çalışmalarda genellikle Almanların sömürge faaliyetlerine nispeten geç katıldıkları ve bu nedenle İslam hakkında daha objektif bir tutum benimseyebildikleri öne sürülür. Bu noktada özellikle Alman-Yahudi oryantalistler öne çıkar. 

Bu hususta yayınlar sekmesinde mevcut olan çeviri makalelerime müracaat edilebilir. Said de zaten -gelen eleştirilere cevap olarak- Alman oryantalizmini, İngiliz ve Fransız oryantalizmi gibi sömürge faaliyetleri yürütmediği gerekçesiyle kitabına almadığını ifade eder. 

Yazar ise buna karşı çıkarak meşhur iki Alman oryantalist Becker ve Hartmann üzerinden Almanların da esasında emperyalizme angaje olduklarını, Said’in uzun uzadıya eleştirdiği sömürgeci ve Avrupa-merkezci oryantalist kalıpları nasıl benimsediklerini, İngiliz ve Fransız geleneğinde olduğu gibi onların da sömürgecilikle yakın ilişkileri olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koyar.

Almanlar için “Doğu”, önceleri Goethe ve Lessing’de romantik ve soyut bir anlama sahipken, 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren akademik Doğu çalışmalarının Almanya’da yaygınlaşmasıyla epistemolojik ve metinsel bir forma dönüşmüştür. Alman oryantalizmi uzun bir dönem filolojinin etkisinde kalmış ve Doğu’yu bir metin olarak ele almıştır. Bu nedenle yazarın tabiriyle “yaşayan Doğu”, Alman oryantalizminde sömürgeciliğin başladığı yıllara kadar ihmal edilmiştir. Teolojiden filolojiye geçişi Fleischer ve Rückert tetiklemiş, filolojiden kültüre geçişe Becker ve Hartmann öncülük etmiştir. 

Yazara göre, I. Dünya Savaşı öncesinde bazı Alman oryantalistler kürsülerini terk ederek bilgi birikimlerini pratize etmeyi denediler. Bu durum, Fransız ve İngiliz örneklerinde olduğu gibi, bilimin sömürgeciliğe katkıda bulunması gerekliliği siyasi atmosferinin baskısının hakim olduğu II. Wilhelm Almanyasının bir sonucudur.

Nitekim Alman oryantalizmi 1871’de kurulduktan sonra, 1884’te ilk sömürgesini elde etmiştir. Becker ve Hartmann da tam bu dönemin isimleridir. İki ismin özellikle Osmanlı algılarını irdeleyen yazar, Alman siyasetçi ve oryantalistlerinin Osmanlı’ya bakışı hususunda çok önemli bir tespit yapar: Osmanlı Devleti, Alman siyasetçiler için bir koloni olmasa da penetration pasifique (barışçı sızma) metoduyla etkin olmak istedikleri bir yerdi.  

Buna rağmen Osmanlı topraklarını sömürgeleştirmek isteyen bir entelektüel aklın varlığı da inkar edilemez. Son olarak yazarın şu ifadeleriyle bitirelim: 

“Becker ve Hartman, oryantalizmin kurumsal alanda uygulanabileceği bir alan buldular ve diğer meslektaşlarına model oldular. Öncülük ettikleri dergiler, çalışmalar ve kuruluşlar, oryantalizmin sahada olmasının yayınsal ve pratik bir yorumudur.” 

Kitabın Alman oryantalizminin sömürgecilikle ilgisini ele aldığı ve diğer alanların (tefsir, hadis, fıkıh, kelam vb.) hala araştırmacıların himmetini beklediğini ifade etmem lazım.

Özetle, bu çalışma sayesinde biz, Alman oryantalizminin de diğer İngiliz ve Fransız oryantalizm geleneklerinden bir farkı olmadığını, aradaki farkın sadece öncelik ve sonralık olduğunu, Alman oryantalistlerin zahirde sergiledikleri objektif ve ılımlı yaklaşımlarının arkasında yine emperyal ve teolojik gayeler olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla oryantalist metinleri sürekli bir zihnî teyakkuz halinde okumamız gerektiğini anlıyoruz. Vesselam.