Oxford Günlükleri I

4–5 dakika

oku

Bu, Rabbimin lütfundandır” Neml 40.

Bu satırları kaleme aldığım tarih 2025 yılının ilk günleri; yer ise Oxford Üniversitesi Bodleian Duke Humfrey’s Library. Oryantalizm çalışmalarıma başladığımdan beri sürekli adı karşıma çıkan ve internetten araştırarak hayranlıkla fotoğrafları arasında kaybolduğum kütüphane burası.

Bundan tam 15 sene evvel açıktan lise okuyarak hafızlık yaptığım yıllar geliyor aklıma. Ta o vakitler hedefim akademisyen olmaktı fakat o günlerde 15 sene sonra henüz doktora yaparken Oxford’da bu satırları yazacaksın deseler kesinlikle inanmazdım, “dalga geçmeyin benimle be!” derdim. Fakat hamdolsun işte buradayım, Oxford’da. Her ne oluyorsa rabbimin lütfundandır zira.

İlim yolculuğunda öğrendiğimiz tevazu gereği olsa gerek, hiçbir zaman zirveyi hayal etmedim. Hep mütevazı hedeflerim oldu; bir fakültede araştırma görevlisi olup Müslümanca yaşamı benimseyen bir aile kurup sevdiğim konular üzerinde çalışma yapmak benim için bu dünyada yeterli bir hedefti.

Cicero’nun dediği gibi “Bir kütüphane ve bir bahçeniz varsa, ihtiyacınız olan her şeye sahipsiniz demektir.” Ben buna bir de “hayırlı eş” ekliyorum tabi. Benzer din ve dünya görüşüyle yol yürüdüğünüz bir yoldaşınız olmazsa o yürüdüğünü yol ya sizi yorar ya bir yere varmaz; varsa da pek anlamı olmaz.

Araştırma görevliliği nasip olduktan sonra TÜBİTAK ile yurtdışına çıkma fikrini aklıma koyduğumda da hep mütevazı bir üniversiteden ötesini düşünmedim. Oxford aklımın ucundan bile geçmedi. Benim gibi sıradan bir ilahiyatçının ne işi vardı Oxfordlarda. Yazdığım maile bile dönmezlerdi zaten. Halbuki tam benim konumda uzman meşhur bir hoca vardı Oxford’da. Ondan kabul alıp bursu da kazanıp gitsem fena mı olurdu…

Bu yüzden ilk mailimi Almanya’daki Tübingen Üniversitesi’nden bir hocaya attım. 1 ay geçti hoca dönüş yapmadı. “Haklıymışsın bak!” dedim kendi kendime. Sonra tam Tübingen’den vazgeçtiğim ve başka bir hocaya mail hazırladığım sırada bir vesile ile o hocaya ulaştım. Meğerse eski mail adresine mail adresine mail atmışım. “E mübarek üniversite sayfasında mailini güncellesene o zaman!” diyemiyorsun tabi. Hoca durumumdan haberdar olunca hemen davet mektubu gönderdi. “Tamam” dedim, “oldu bu iş!”. Başladım TÜBİTAK burs başvuru önerisini yazmaya.

Zahmetli iş, iyi düşünmek, kafa yormak, ciddi mesai harcamak gerekiyor. 3 ayımı aldı. Burs tecrübesi olan arkadaşlarıma okuttum, hepsinin önerileri doğrultusunda revizeler yaptım (Başvuru sürecine dair bir yazım internet sitemde mevcut: https://necmettinsalih.com/2024/03/22/tubitak-2214a-yurtdisi-doktora-sirasi-arastirma-bursu-tecrube-paylasimi/). Tam bursa başvuracakken Tübingen’deki hocadan mail gelmesin mi! Bir yıllığına sabbatical leave alacağını söyledi, yani bir yıl izin. Batı üniversitelerinde belli bir süre görev yaptıktan sonra üniversite bir sene ücretli izin hakkı tanıyor. Tam başvuruyu yaparken gelen bu haber son derece moralimi bozdu.

Başvuru süresi hepi topu bir ay. Telaşla başka bir hoca aramaya başladım. Hedefi biraz yükselteyim dedim. Edinburgh Üniversitesi’nde alanımda uzman bir hoca vardı. Hemen mail attım. Kısa sürede döndü sağolsun fakat o da benim orada bulunmak istediğim sürede izinli olacağını söylemesin mi… Edinburgh da elendi.

Edinburgh’a yazarken de Oxford aklımın bir köşesindeydi, ama yine çekindiğim için yazmamıştım. Tübingen ve Edinburgh elenince Avrupa veya İngiltere’de benim konumda uzman tek bir hoca seçeneği kaldı; o da Oxford’daki hoca. Amerika çok uzak olduğu için ilk uzun süreli yurtdışı tecrübemde gözüm kesmedi. İngiltere geçmişi olan birkaç hocayla görüştüm. Hepsi de bu hocanın çok yoğun olduğunu, maillere pek dönmediğini, ayrıca Oxford gibi sıralamalarda hep zirvede olan üniversiteden kabul almanın zor olabileceğini söyledi.

Haksız sayılmazlardı. Oxford kim, ben kimdi! Fakat başvurusu süresi geçeceği için Allah kerim dedim ve mail attım hocaya. 2 hafta dönmedi hoca. Beklediğim bir sonuçtu. Fakat “kul dara düşmedikçe hızır yetişmez” derler. Hocaya bir hatırlatma maili attım. Ertesi gün dönüş yaptı hoca, özür dileyerek dönem başı işlerinden ötürü maillerine bakamadığını ve hatırlatma atınca gördüğünü, tez konumu incelediğini, çok beğendiğini ve memnuniyetle davet mektubu gönderebileceğini söyledi.

Bu mail gelince bir anda içinde bulunduğum ânın gerçekliğini sorguladım. Oxford’dan ve alanımda en saygın isimlerden biri çalışma konumu beğenmiş ve bana danışmanlık yapmayı kabul etmişti. Kısa sürede gerçekliği kavradım ve başvurusu süresinin bir hafta sonra biteceğini, başvuru için acilen davet mektubuna ihtiyacımın olduğunu yazdım. İki gün sonra davet mektubum mail kutuma düştü.

Farklı bir hocadan kabul aldığım için TÜBİTAK başvuru formundaki danışmanla ve üniversiteyle alakalı bütün bölümleri en baştan tekrar yazmam gerekiyordu tabi. Bu da formun yarısı demekti. Form dediğime aldanıp 1-2 sayfalık dosya sanmayın; 15 sayfalık bir formdan bahsediyorum. 2 gün kalmıştı başvuru süresinin bitmesine. Hemen işi gücü bırakıp kapandım ve forma son şeklini verip son gün başvuruyu tamamladım.

3-4 ay sürüyor demişlerdi sonuçların açıklanmasının. TÜBİTAK’tan kabul alacağım da meçhuldü. Hatta karamsarlığa düşmek için haklı sebeplerim de vardı. Zira konusu oryantalizm olup da benden önce başvuran ve elle tutulur bir gerekçe gösterilmeden başvurusu reddedilen arkadaşlarım olmuştu. TÜBİTAK’ın hakemlik verdiği bazı ilahiyat hocalarının oryantalizm konusunda rezervleri, taze araştırmacıların şevkini kırmaya devam ediyordu. Bu yüzden pek de ümitvar olmadan beklemeye başladım. Bursu kazandıktan sonra bir de vize başvuru süreci olacaktı. O da zaten başlı başına bir olay…

2024 Şubat sonunda açıklandı sonuçlar ve ilk başvurumda kabul aldığımı öğrendim. Eylül 2024-Eylül 2025 tarihleri arasında 12 ay süreyle Oxford Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü’ünde (yeni adı Asya ve Ortadoğu Araştırmaları Fakültesi) Prof. Nicolai Sinai danışmanlığında misafir araştırmacı olarak bulunmak üzere burs desteği almaya hak kazanmıştım.

Tüm bunlar bana şunu öğretecekti: Hedefinin mütevazı olması, rabbinin sana o hedeften ötesini nasip etmeyeceği anlamına gelmiyor. Burada önemli olan, hedefinden ziyade gayretin aslında. Sünnetullah’ın şaşmaz kaidesi “İnsan için ancak ve ancak çalıştığı kadarı vardır” değil midir nitekim…

Tabi bütün bu sevinçli haberlerin beraberinde pek çok zorluğu ve tecrübeyi beraberinde getireceğinden hem ben hem de ailem habersizdik. Bu yazı serisinin devamında detaylıca anlatacağım inşallah. Şimdilik selametle kalınız.