Okuma Notları 4 – Recep Alpyağıl, Fark ve Yorum (İz Yay. 3. Baskı, 2018)

4–6 dakika

oku

Hocanın birinci Hermenötik denemesini paylaşmıştım. Bu da ikincisi. Bu kitabında hoca, postmodern dönemde ortaya çıkan “hakikatin bilinemezliği” ya da bunun yorum faaliyetindeki karşılığı olan “yorumların eşitliği” düşüncesini eleştirmekte ve bir müslüman için böyle bir şeyin söz konusu olamayacağını, aksine onun görevinin yorumlar arasındaki “fark”ı fark etmek olduğunu göstermeye çalışmaktadır. 

Yazar, modern ve postmodern Müslümanın halini özetler mahiyette çok hoş bir nefs-i muhasebe yaparak şöyle başlıyor: “Bu kitabın yazarı da, klasik deyişi ile İslam modernizminin henüz tamamlanmamış öyküsünün bir parçasıdır.” 

Hocanın her cümlesi ayrı bir kıymetli. O yüzden özet not çıkarmak, iki sevdiğim yemek arasında tercih yapmak gibi bir şey oldu. Akılda soru bırakan ya da eleştirilebilecek noktalar tabi ki var., bu yüzden mutlaka okunmalı. 

“Kur’an’ı Anlama Yolunda Felsefi Denemele II” alt başlıklı kitabı yazmadaki amacı “yorumun farkına vardırmak”. O yüzden adı Fark ve Yorum. Aslında bu başlık, herkesin ya da her görüşün Kur’an üzerinden kendine bir pay çıkarmasına, mesnet bulmasına ve yorum kaosuna bir itiraz. 

Yazar bunu şöyle ifade ediyor: “Her şeyin söylenebilir olması hali, şaşkınlık, farksızlıktan, fark görememekten neşet eder. Yorumların her birinin geçerli olması demek, onların hiçbirinin, birbirinden farkı olmaması demektir. Doğrusu, farkın olmaması bir kriz halidir.” 

Çağdaş felsefenin önde gelen isimlerinin önemli bir kısmının “fark”a dair metinler kaleme almış olması da aslında bu krizin önüne geçme ya da onun farkına vardırma çabasının bir ürünüdür. 

Bu kaos içinde Müslüman, Müslümana özgü farkındalığı yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Oysa bu vülgarize söylemler içinde fark ettirilmeden yapılan şeylerin farkına varabilmesi zarureti vardır. 

Diğer bir ifadeyle yazarın amacı, “metnin kıyameti”ne yola açacak “farksızlığa” dikkat çekerek aslında “fark”a dikkat çekmek ve bu “fark” ya da “Furkan”ı dikkate almaktır. Aksi halde “farklı” bir yol seçmek mümkün değildir. 

En genel ifadesiyle, bu kitabın, Post-modern “ne olsa gider/her şey mübah” (anything goes) anlayışına bir karşı çıkış olduğunu söyleyebilirim. Zira Kur’an yorumunda bu anlayış, felaketten başka bir yere çıkarmaz. 

Yazar, Wittgenstein’dan mülhem, “… olarak görme” (seeing as …) terkibinde her şeyin düğümlendiğini düşünmektedir. Nitekim bir şeyi nasıl gördüğümüz, onunla irtibatımızı belirler. 

Mesela yağmurun yağışını kimisi “doğal bir hadise olarak görürken”, kimisi “Tanrı’nın rahmeti olarak” görür. Nihayetinde, dinsel metinlerin okunuşu ve anlaşılması da “… olarak görme” hadisesidir. 

Bir kutsal metni okuma deneyimi, spekülatif yorumlar üzerinde gerçekleşen bir hadise olmanın ötesinde, okuma eylemini gerçekleştiren kimsenin, o metni Tanrı’nın vahyi “olarak görmesi” ile kaim olan bir şeydir. 

Kutsal hermenötikler ve şeytani hermenötikler ayrımına dikkat çeken yazar, “şeytani hermenötik”i, kutsal metni okuma ve de yorumlama hadisesinde her vakit şeytani olarak adlandırılabilecek bir unsur bizi bekliyor olabilir” şeklinde açıklamaktır. 

Yani her yorum esnasında bir aldanma ihtimali söz konusudur. Buradaki mesele, herhangi bir yorumu şeytani olarak tanımlamaktan ziyade, her yorumcunun yorumlama ediminde böyle bir hususu dikkate alması gerektiğini hatırlatmaktır. 

Yorumlama, insana istediği manevra alanını yaratan son derece ilginç bir etkinliktir. Çünkü metnin anlamını yeniden ikame ve iptal etmenin de yolu yorumla mümkün olmaktadır. Her iki edim arasında son derece ince bir çizgi olduğundan, bu ikisinin ayırt edilmesi son dereceönemlidir 

Şeytani Hermenötik bu ayrımı yapma noktasında önem kazanmaktadır. Nitekim Kur’an da açıkça, “metni yorumla etkisizleştirdikleri” için Yahudi ve Hıristiyanları eleştirir (Âl-i İmran 3/78). Ayetteki can alıcı deyiş şudur: “dilleriyle kitabı eğip bükmek”. 

Derrida’dan mülhem bu durumu “yorumla eylemsizleştirme” şeklinde ifade eden yazar, nihayetinde olayın “yorumsama siyasetinin askına alınmasına” vardığını, yani metnin yapmaya, göstermeye çalıştığı şeyin bir başka siyaset biçimiyle çarpıtılmasıyla sonuçlandığını ifade eder. 

Tarihten günümüze Kur’an üzerinden keyfi yorumlarla kendilerine mesnet bulan kişi ve grupların yorumlarını bu açıdan yeniden değerlendirmek gerekmektedir. Yazarın şeytani hermenötikten kastı budur. 

Yine Kur’an bağlamında düşündüğümüzde bu durumu “yorumla ayetten çıkmak” şeklinde ifade edebiliriz. Yahudilerin kutsal kitaplarıyla ilişkilerini eleştiren ayetlerin kahir ekseriyeti aslında bununla alakalıdır. 

Şeytani Hermenötik adlandırması, en azından “her şeyin yorum olduğu” şeklindeki post-modern yaklaşımın da bir eleştirisidir. Eğer her şey yorumsa, burada “her şey her şeye girmiş/karışmış” olacağından bir ayrışma yapılamayacaktır. 

Oysa kutsal metin temelde bir ayrışma üzerine kuruludur. Nitekim “Kalplerimiz perdelidir” dediler; hayır, inkarlarından dolayı Allah onları lanetlemiştir.” (Bakara 88) ayeti bunun çarpıcı bir örneğidir. Allah burada yapılan yorumu düzeltmekte ve bir ayrım yapmaktadır. 

Kısacası “her şey yorumdur, her şey yorumla kaimdir” demek şu anlama gelir: “Bak, bu ayet böyle de anlaşılabilir; ben bu ayeti böyle anlıyorum.” Ne çok sık duyuyoruz değil mi bunları? Alın size yorum kaosu, hakikat nerede mi? Hak getire… 

Yazar mı? Okur mu? İşte kriz buradadır: Efendi kim olacak? Bu kavgayı karara bağlayacak bir otoritenin boşluğudur kriz. Postmodernler bu otorite boşluğunu değerlendiren göçebe düşünürlerdir. 

Metnin anlamını yağmalamanın, onu meşru olmayan bir biçimde istimlak etmenin en kestirme yolu yazarım ölüm fermanını verirken okura işleyebileceği cürümler için bir beraat metni vermektir. 

Halbuki inanan kimse açısından bazı şeyler doğru, bazı şeyler yanlıştır. Onun için her şey doğru olamaz. Yorumlama edimi de buna dahildir. Bunların hiçbiri yorumlama realitesini inkar anlamına gelmez. 

Aksine kastedilen şudur: Kur’an’ı anlamak eşyayı belli bir gözle (paradigma ile) değerlendirmek olduğundan, eşyayı bu paradigma içinde yorumlamak da diğer bazı yorumlama biçimlerini dışarıda bırakmak anlamına gelmektedir. 

Bazen öyle bir yorum yapabiliriz ki, o gerçekte son derece kötü iken, biz güzelmiş gibi görünebilir. O halde inanan kimseye düşen görev, yorumlama edimindeki bu güçlü olumsallığın farkına varmasıdır. 

Tüm söylemeye çalıştığımız şey, yorumcunun metinle baş başa kaldığında bütün bu hususları dikkate almak durumunda olduğudur. 

Yorum kaosu yaşadığımız, yani “yazarın öldüğü” ve “metnin kıyametinin koptuğu” günümüz için yazarın son vurgusu çok önemli: “Postmodern okur, bu durumdan rahatsız olmayabilir; ama bizler gibi hala dünyaya söyleyecek sözü olanların olup bitenleri kabullenmesi söz konusu olamaz.” 

Kitabın ilk kısmından notlar paylaşmaya çalıştım. İkinci kısmı ise, bu teorik temellendirmenin bir nevi uygulaması mahiyetinde. Yazar burada sırasıyla Mustafa Öztürk, Abdulkerim Süruş, Cabiri ve Ebu Zeyd gibi yazarların yorumlama faaliyetlerini inceleme konusu yapmaktadır.