Okuma Notları 3 – Recep Alpyağıl, Kimin Tarihi, Hangi Hermenötik? (İz Yay, 2013)

3–5 dakika

oku

“Mülemma Düşünceler” adlı projesinin bir parçası olan bu eserde hoca özellikle modern dönemde Kur’an’ı anlamanın imkanını sorgulamakta ve bu doğrultuda ortaya çıkan yöntemleri değerlendirmektedir. Hacmi küçük, ama muhtevası zengin bir eser.

Modern Müslümanın Kur’an’ı anlama çabasıyla başlayan yazar, günümüz Müslümanlarının, Kur’an’ın belki de en ideal yorumuna ulaşmak için çağdaş felsefedeki semantik, hermenötik, tarihsellik, yapısallık gibi birçok akımdan yararlanma yoluna gittiklerini ifade etmektedir. 

Bu gayet doğaldır. Ancak burada, söz konusu akımların “okuyucuyu” ön plana çıkardıkları ve metni adeta deşifre edilmeyi bekleyen bir kara kutu gibi sundukları gözden kaçmaktadır. Yani bu yöntemler, okurdan metne doğru tek yönlü bir ilişkiyi varsaymaktadırlar. 

Halbuki Kur’an’ın ilahi bir metin oluşu, bu yöntemlerin temel tezlerini baştan boşa çıkarır. Zira Kur’an’ı anlama hadisesinde okur metni değil, metin okuru yönlendirir. Kur’an’ın rehber oluşu burada açığa çıkar. 

Yani Kur’an’ı anlama hadisesinde ayrık bir özne-nesne ilişkisi yoktur. Aksine “ontolojik bir anlama” söz konusudur. Hoca bunu “Kur’an’ı okumak estetik bir deneyimdir” şeklinde ifade eder. Yani okur, anlama nesnesinin hakimi değil, yalnızca katılımcısıdır. 

Aslında tüm bunlar, modern Batı düşüncesinin özne-nesne ayrımının uzantılarıdır. Burada sorulması gereken sorular şunlardır: Kur’an’la iletişim halinde olan kişi nasıl bir tecrübe içindedir?  Özne-nesne ayrımında olduğu gibi, ortada bir okur ve bu okurdan bağımsız bir metin mi vardır? Aradaki etkileşim tek yönlü müdür? Kur’an’a iman eden bir kişinin, Kur’an’la ilişkisinin, okurdan metne doğru tek yönlü olduğunu düşünmesi mümkün değildir. Bu tutarlı bir iman olmaz. 

Heidegger’den mülhem, “anlam pratik içinde ortaya çıkar”. Bu şu demektir: İman eden kişinin Kur’an okuması, “ne yapmalıyım?” sorusu eşliğinde cereyan eder. Yani Kur’an, her şeyden çok sevk edici, dinamik ve canlı bir belge olarak anlaşılmalıdır.  

Seyyid Kutub’un deyişiyle, “Görev ve eylem duygusuyla donanmış bir ruhla Kur’an’a dönmek zorundayız.” ‘Kur’an’ın praksisi’ denen şey işte budur. Yani Kur’an’ın anlamını pratik bilincinden soyutlayarak elde edemeyiz. Bu, bizim geleneğimizde iman-amel olarak karşılığını bulur. 

Örneğin namaz, oruç, zekat vb. emirlerin betimlemesi ile bunların uygulanması arasında çok fark vardır. Bu ibadetler pratik içinde bir anlam kazanırlar. Metnin bir etkide bulunması iman faktörüyle alakalıdır.  Aksi takdirde, metnin mesajını iletebilmesi aksıda kalır, kişi aksiyona geçemez. Velev ki kanıtlar (metin) en üst derecede olsun. 

Bir kişinin herhangi bir metni okurken içinde bulunduğu yönelim, o metinle olan diyalog tarzını belirler. Bu durum kutsal metinler söz konusu olduğunda daha belirgin ve önemlidir. Bu anlamda okurun yönelimini belirleyen en önemli şey iman faktörüdür. 

Bir dine mensup kişinin kendi kutsal metnine metnine bakışıyla, diğer dinlerin kendi kutsal metinlerine bakışı arasındaki fark bunun en bariz örneğidir. Oryantalist Kur’an araştırmacıları ile Müslüman araştırmacılar arasındaki en temel paradigma farkı da burada açığa çıkar. 

Kur’an’ın anlamından estetik bir deneyim olarak söz etmek, hiçbir zaman anlamın ortada ve herkes için erişilebilir olduğunu göstermez. Eğer metne imanınız varsa, onu bir Tanrı kelamı olarak kabul ediyorsanız, size iletilebilir bir anlamı var demektir. 

Okurda “fânîlik bilinci”nin de olması gerekir. Yani kendini müstağni görmemesi. Fânîlik bilinci, okuru, kendisini mutlak bir özne olarak görmesinden korur ve diğer bilgi kaynaklarına açık hala getirir. 

Müminin Kur’an metniyle müsavi bir otoritesi yoktur ki, onunla otoriter demagoji yapsın. Kur’an’ın anlamı, biz ona kendimizi verdiğimiz kadar kendini ifşa edecektir. 

Kur’an’ı eleştirel okumak (oryantalistlerin genelinin ve maalesef günümüzde bazı müslümanların da yaptığı gibi), onu dinlemekten çok sorguya çekmektir.  

Yani eleştirel okumada kişi kendisini metnin mekanından çıkararak, kendine ait olan bir mekana yerleştirir, araştırma nesnesine dönüştürür, kelimenin tam anlamıyla onu şüpheli hale getirir. 

Yazar, Müslümanların modern dönemdeki yöntem çabalarını Slavoj Zizek’in “bu değil, bu değil; işte bu!” şeklinde özetlenebilecek asker fıkrasına benzetmektedir. Müslümanlar son üç asırdır metodoloji arayışlarında birçok yöntem belirlemiş,  ancak zamanla her birini “bu değil” diyerek terk etmişlerdir. Son 30-40 senedir “işte bu!” dedikleri yöntem de hermenötik ve tarihselliktir. Halbuki, kendi geleneğimizden beslenmeyen ve Kur’an’a ilahi bir kelam olarak yaklaşmayan her yöntem er geç “bu değil!” muamelesi görecektir. 

Tarihselci yönteme özel bahis ayıran yazar, kişilerin ya da toplumların içinde bulunduğu durumun, eşyayı algılamalarını belirlemese bile, yönlendirdiğini ifade eder. 

Bu bağlamda Tarihsellik tartışmaları, önemli ölçüde, Müslümanların günümüzde Batı karşısında yaşadıkları geri kalmışlık kompleksinden beslenmektedir. Tarihsellik söylemi, aynı zamanda bir mağlubiyet söylemidir de. Mağlubun galibin şartlarını kendi şartları kabul ederek, her şeyini ona göre düzenlemesi gibi… Hülasa, Modern bilinç, Kur’an metni karşısında öncelikli olarak kendi şartlarını vazgeçilmez olgular olarak algılamaktadır. 

Kur’an her şeyden önce bizi diğer paradigmalar karşısında temsil etmekte, yani bize kimlik (Mümin-Müslüman) vermektedir. Kur’an bu kimliği bize tarih üzerinden vermektedir. Dolayısıyla biz, içinde yaşadığımız tarihi “yegane gerçeklik” olarak görüp Kur’an’ı bu gerçeklik üzerinden anlamaya kalkışırsak, kimliğimizi bir kenara bıraktık demektir. Yani Müslümanlar, “yaşadıkları tarihe” odaklanmaktan, “ait oldukları tarihi unutmaktadırlar”. Bundan dolayı tarihselcilik çıkmazına saplanıp kalmaktadırlar. Geçmişlerini hatırlayamadıklarından, kimliklerini yitirmiş durumdadırlar.