
Yazarın muhtelif makalelerinin bir araya getirildiği bu çalışmada genel olarak tefsir-tevil ayrımı, mananın genişlemesi ve esbab-ı nüzul gibi konular işleniyor.
Derleme bir çalışma olduğu için ahenkli not tutmak mümkün değil. Dikkate değer bulduğum noktaları paylaşacağım.
Malum olduğu üzere Tefsir ilminin temel gayesi Murad-ı İlahi’yi beşer takatinde anlamaya çalışmaktır. Yazarın ifadesiyle, dünyevi şartlarda kelamın anlaşılması, mütekellimin sözcükleri bir araya getirirken amaçladığı tek olan iradi cihetin keşfine bağlıdır. Diğer bir ifadeyle, Kur’an’ın anlaşılması, şehadet alemine ait olan lafızlardan gayb alemine ait olan kelamullahın iradi cihetinin (murad-ı ilahinin) tespit edilmesine bağlıdır.
Yazara göre her şeyden önce tefsir usulünün en önemli önceliği, Kur’an’ın mahiyetinin tahdit edilmesidir. Zira Kur’an dilinin özellikleri, muhatap(lar) açısından lafız-mana ilişkisinin keyfiyeti, zamanın ve muhatapların değişimiyle birlikte sınırlı olan lafızların manalarında genişleme imkanı gibi birçok konunun Kur’an’ın mahiyetini tespite ilişkin olduğu görülmektedir. Aslında bu tahdit, yorumda öznelliğin önüne geçmede en temel çözümdür. Nitekim Hz. Peygamber’in Kur’an’ı re’y ile tefsirden sakındıran hadisleri ile ashabın önde gelenlerinin Kur’an’dan bazı kelime ve ayetleri tefsir etmekten geri durup Kur’an hakkında zanni bilgiye dayanarak tespitler yapmanın sakıncalı olduğunu belirtmeleri, Kur’an’ı “tefsir” etmenin, manayı Allah’a isnat etmekle eşdeğer olduğunu göstermektedir.
Bu bağlamda Taberi’den itibaren yapılan Tefsir-tevil ayrımının, kat’i bilgiyi gerektiren ve Allah’a isnat edilen manalar ile müfessire ait olan zanni bilgi içeren yorumları ayırt etmeye yönelik metodik bir tasnif çabası olduğu söylenebilir.
Yazar, her ne kadar söz konusu ayrımın Maturidi ile kavramsal çerçevesine kavuşmuş olsa da, Taberi’nin de kuramsal düzeyde olmasa da zihninde bu ayrımı taşıdığı kanaatindedir. Nitekim Taberi’nin yaptığı üçlü tevil taksimi (kabaca Allah, Peygamber, Dil) bu düşünceyi destekler.
Klasik tefsir literatüründeki tefsir-tevil ayrımı daha çok tefsir rivayetlerinin bağlayıcılığı ve yorumun imkanı bağlamında tartışılmıştır. Üstelik tefsir verilerinin epistemolojik açıdan taksim edilmesine imkan tanıyan bu kavramsal kurulumun, Kur’an lafızlarından ulaşılabilecek mana alanını tahdit ve meşru manaları tespit etmenin yanında, bu manaların aidiyeti ve bağlayıcılıklarını belirlemede önemli bir işlevi olduğu anlaşılmaktadır.
Her ne kadar bazı âlimlerin tefsir ve tevili aynı anlamda kullandığı belirtilse de, yazara göre ilgili kaynaklar dikkatlice tahlil edildiğinde bu âlimlerin tefsire ait verileri tefsir-tevil ayrımı üzerinden tasnif etmemekle birlikte, tefsir verileri arasında “bağlayıcılıkları ve kaynakları” açısından bir ayrıma gittikleri görülecektir. Dolayısıyla yazara göre tefsir ve tevil kavramları üzerinden tasnif yapan alimler ile bu ikisini aynı anlamda kullananların ihtilafları kavramsal düzeydedir.
Meselenin temelinde “Kur’an elfazı ile mana arasında kurulacak irtibatın Allah’ın muradını karşılayıp karşılamadığı” sorusu yatmaktadır. İşte bu yüzden Allah’ın muradına delalette kesinlik arayışları, beyan-ı mütekkellim kabilinden olan Peygamber Efendimizin açıklamalarını ve Kur’an’ın indiği ortama tanıklık eden ashabın tespitlerini, müfessir merkezli mana arayışlarından ayırmayı zorunlu kılmaktadır. Maturidi, tefsirin Peygamberimize ve sabaheye, tevilin ise fukahaya ait kavramlar olduğunu söylerken bunu kasteder.
Esbab-ı nüzul meselesinin en önemli tartışma konularından biri olan “itibar lafzın umumiyetine mi yoksa mananın hususiyetine midir?” meselesini de ele alan yazar, bu tartışmanın, ahkamın tarihselliği-evrenselliği ile ilgili bir tespit ihtiva etmediği kanaatindedir. Daha açık bir ifade ile, nassın anlaşılmasında sebebin hususiliğini dikkate alanların, nastan çıkacak hükmün sebeb-i nüzuldeki şahıs ve olaylarla sınırlı kalacağını iddia etmedikleri müsellemdir. Kur’an’ın tarihselliği bağlamında bu tespit kanaatimce önemli bir yerde durmaktadır.
İki grup arasındaki farklılık, umum manaya nasıl ulaşıldığı ile ilgilidir. Âlimlerin çoğunluğu umum manaya ulaşmada ibarenin delaletine itibar ederken, sebebin hususiliğini dikkate alanlar ayetin sebeb-i nüzuldeki belirli bir şahsa ait hüküm taşıdığını kabul etmekte, daha sonra kıyas veya benzeri yöntemlerle hükmü umuma teşmil etmektedirler. Dolayısıyla çoğunluğa göre ayet sebeb-i nüzul dışındaki fertlere kat’i bir biçimde taalluk ederken, sebebin hususiliğini dikkate alanlara göre zanni bir delaletle taalluk etmektedir.
